Adam Smith

Akdeniz’in köyleri Ege’ninkilerle boy ölçüşemez, gerçek bu. O yeşillik yoktur onlarda, o kadar bereketli ise hiç değillerdir ama köy köydür ve hepsi de birbirinden güzeldir. Hele hele binaların üstümüze üstümüze geldiği bu talihsiz devirde köy deyince insanın yüreğine şıp şıp sular düşüyor.

Ben köyde yaşamıyorum ama şehrin epey dışında oturduğumdan dolayı şehir hayatından hafiften koptum sayılır. Dolayısıyla şehirden ziyade evin birkaç kilometre ardındaki köye gidiyorum. Neden? Tabi ki pazar işlerini görmek için.

Şehrin pazarı şehir gibi curcuna yeri, kendini alanın dışına atınca secdeye varasın geliyor, lanetlenmiş bir hal kalıyor insan üzerinde. Köy pazarı ise doğal ürünlerin olduğu tenha yerdir… Desem eksik kalır, eksik kalır çünkü oralar bundan pek fazlasıdır, anı birikimidir tecrübe edince anlarsın işte… Mesela kabuğunu soyarken o domatesin üzerinde dolanan uğur böcekleri gözümde canlanır. Mandalina tanesini ağzıma atarken, bileğimi çizen dalların yarattığı hafif sıyrıklara bakarım… Köyün meydanına iki kıytırık tezgah açılmasına pazar derler ya, gide gele gide gele ev sahipleri köylü ablalarımızla abilerimizle içli dışlı oluverdik. Böylece meydandan hanelerle taşınan pazarın çapı benim için genişleyiverdi.

Bu yüzden aynısı da olsa tezgah yerine yemişi dalından koparmanın nasibini yaşıyorum.

Gönlü pekte bol Fatma Abla’nın “Bak bunları yeni topladım.” diye pencereden poşetle sarkıttığı kara kara dutlarla köye dalar, o abla bu abla diye diye çoğu haneyi dolanır, son olarak da yarım karış boyu ve tek dişi ile beni karşılayan 80’lik Birsen Teyze’nin evine varırım.

Geçenlerde, kim bilir ne kadar geçti üzerinden; evin avlusuna dalıp oradan doğruca kümese ilerledim. Düşün bak, yumurtasını yediğim tavuğu bizzat tanıyorum, köyden alış veriş öylesi güzel. Neyse, Birsen Teyzem beni görmüş, çıktı dışarı.

“Birsen Abla yumurtan var mı?” diye sordum.

“Varsa sende bana ver.” diye şirinlik yaptı.

“Sende yoksa ben de ne arasın Birsen Teyze?”

“Tavuklar gurklamıyor.” dedi.

 

Gurklamaz tabi diye diye koptum döndüm evime. Her nedense o an gurklamanın ne olduğunu elbette biliyorumdur inancı ile oradan ayrıldıktan sonra aslında bilmediğimi anladım. İnternet kolay ama güzel olan köy deneyimi… Bir daha ki ziyaretime cesaretimi toplayıp açtım mevzuyu Birsen Teyzeme.

“Birsen Teyze nedir bu gurklama olayı?”

“Tavuk yumurta olduğu zaman gurklar.”

“Yumurtayı içinde mi tutuyor?”

“Sen kakan geldi içinde mi tutuyorsun?”

 

Bende dağ bayır gezdim, köy bahçe gördüm ama işte insanın ait olmadığı yerde maymun olması kaçınılmazdır. Ha öte yandan, gülümseyen market yumurtalarının ne de dandik olduklarını bilecek kadar da tecrübe sahibiyim. Gurklamayı da öğrendim, geç olsun, güç olmasın, bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.

Gerçi zaman içerisinde de bilmediğim gurklamanın aslında ne olduğunu idrak ettiğim bir an içinde bulunmuş olduğumu da fark ettim.

İnsanın çevresel etkiler ve deneyimleme ile öğrenirken, bunlara ek olarak bir öğrenme şekli de idrak halidir. Üfürükçe anlatmak gerekirse; dışarıda olan biten bilinçaltında depolanır, depo tıka basa dolunca sen bir sırra vakıf olmak adına bilinçaltında bir yolculuğa çıkarsın. O yolculuk işte idrak yolculuğudur ve sana bir sırrı açık etmek üzeredir.

Bu vaziyet senden habersiz oluverir, bilgiler kendi başlarına doğru sıraya girerler ve dan! Sırra vakıf olur, aşarsın kendini kendinden habersiz…

Bende gurklamanın ne olduğunu Birsen Teyze’den öğrenmeden, bizatihi tanıdığım tavuk ile bilgiyi deneyimlemeden önce bir idrak halini tevekkül etmişim meğer isem.

Yakın geçmişe, aylar öncesine kaçıp, en az şimdiki kadar güzel günleri hatırlayalım.

Ligler başladıktan bir süre sonra siyahı beyazın yanına koyan takım kıpırdak bir tempo tutturunca elim kumandaya gidivermişti. Kanallar arasında zap zap turlamaktaydım, heves bir yandan, insan duramıyor, geziyor da geziyor… İşte benim idrak yolculuğumun tam da bu anlara rast geldiğimi itiraf etmem gerek. Zira, spor kümeslerini bir bir gezer iken, her kanalda birkaç tavuk, kimi eşeleniyor, kimi şaşkın, kimisi de gurk gurk gurkluyor.

Tabloya bakıyorsun siyahlı beyazlı takım bir işler çeviriyor, tekrar kümesleri geziyorsun tavuklar  gurkluyor. Hani belli, yumurta geldi gelecek, ucunda, çıktı çıkıyor, gurk sesleri her yanda derken…

“Görünmez bir el Beşiktaş’ı şampiyon yapacak!”

Her hayvanın yumurtası lezzetlidir, besleyicidir. İnsan hayvanının yumurtası enteresandır, yesen bir türlü yemesen bir türlü. Tavuk gurkluyor gurkluyor gurkluyor kıçından yumurtluyor, tamam. Allah nasıl yarattıysa, insan hayvanı da kıçtan ıkınıyor ama yumurta ağızdan geliyor. Şekli yok, sen hayal ediyorsun, içerik necasetten bir tık üsttedir, belki de değildir. Zorlanır önden, gurk sesleri yükselir, yumurta gelmek üzeredir ve doğanın mucize gerçek olur, hop gelir!

“Görünmez bir el… Beşiktaş’ı…”

Ve tanrı insan yumurtasını yaratır.

Beyefendiler her şeyin farkında olduklarını zannederler ya; bu yumurtalarla kendilerini hemencecik ele verdiklerinden habersizdirler gariplerim benim.

Dış etkilerle şekillenen bilinç altlarından fırlayan sözün aslında Beşiktaş’ın durumunu değil de, kendi durumlarını ortaya koyduklarını anlayamazlar, bilemezler kendi eşkalini veren hırsız durumuna düştüklerini, hissedemezler.

İroni işte, çok komik kelime…

Mağdurların savaşının ortasındaki gerçek mağdurun liderlik sürdüğü bugünden, yaklaşık 250 sene kadar önce efendimiz Adam Smith kullanmıştı “Görünmez el” ifadesini. Üç beş parmağını alnına dayayıp, sonra başını hafifçe kaldırıp, ardından göz kapaklarını kısıp etrafa “Görünmez el” diye fısıldamamış…

Yüzlerce kitap ile bir sürü fikri birleştirerek oluşturduğu muazzam bir zihinsel gen haritası sonucunda bir ifade doğmuştur beyninde. Doğurmuştur!

İşte, insan var doğurur, insan var yumurtlar. Doğuranın peşindeyiz neyse ki, horozunu arayan tavuklardan olmadık.

Adam gibi adam Adam Smith: Görünmez el derken, piyasaların kendiliğinden dengeye geldiğinden bahsetmiş. Özel sektörde veya kamu sektöründe ilişkiler ne olursa olsun dengeye gelir demiş ve eklemiş: “Bu dengeyi görünmez bir el sağlar. Görünmez el toplumun ilişkileridir.”

Haydi bakalım, görünmez el toplumun kendisiymiş. Saksıyı hafiften zorlayınca; dış etkileri sıfırladığımız vakit, toplumlarda dengenin, toplumun kendi dinamiklerinden hareketle şekillendiği söylersek abartmış sayılmayız. Başka türlü nasıl olsun ki?

Misal, ahlaklı toplum saygı üzerine inşa edilir. İnsanlara saygılı olmak zorunda oldukları anlatılmaz, ortamın kendisi saygılıdır ve buna uyulur.

Misal, hırsızlara yer açan toplum hırsızlıkla var olur. Kimseye git hırsız olmaz denmez, hırsızlık yapmayan enayi olarak damgalanacağından, hırsızlık yapar. Fayda sağlar.

Veya sana azot, karbon dioksit alıyorsun ama oksijeni solumak zorundasın denmez. Zaten oksijeni solursun, sistemin budur, yapın budur…

Görünmez el lafından hareketle siyahlı beyazlı takımın içinde bulunduğu duruma bakınca vaziyet bir berraklaşıyor.

Tıpkı örneklerdeki gibi; kimse kimseye şu takıma kıyak geçelim demiyor. Ortada önceden yazılan bir senaryo yok. Dört beş göbekli yöneticiler bir araya gelip bütçe görüşmesi yapar gibi önümüzdeki sezonun planını yapmıyorlar elbette.

A gözüm, hiçbir şey önceden belirlenmiyorsa, nedir bu senaryo gibi akan sinema? Nedir bu tiyatro? Şampiyon önceden belirlenmiyorsa, kimse kimseyle plan yapmıyor, hiç kimse düğmelere basmıyorsa; her sene, ay, hafta tekrar eden bu vaziyet nasıl gerçekleşiyor?

Aramıza hoş geldin görünmez el, nam-ı diğer toplumsal ilişkiler…

Beyefendi ıkınıp gurkluyor, pıt pıt yumurtluyor, görünmez el diye. Bilmiyor, çıkarttığı yumurtanın ta kendisi olduğunu. Bazı insan kendi kendisini yumurtlayan bir tavuktur diyelim, kibar olsun.

Futbolda adalet sağlanmadı ve ahlak çöktü. Doğal olarak kendini ayakta tutan yeni yapılar, yeni ilişkiler üzerinde oluştu. Bu yapıların en büyüğü, en üstü, en dış çerçevesi, atmosferi olarak tanımlayacağımız en yüksek toplumsal ilişkisi, menfaat mertebesi ortaya çıktı ve hepimizi kapsadı.

Kim sana menfaat sağlıyorsa ona çalışırsın. Hak? Hak yok. Adalet? Zaten yok. Mağdur, ezilmiş, hakkı yenmiş çalınmış gasp edilmiş? Menfaat sağlamıyorsa geçiniz.

Güç kimdeyse menfaati o sağlar, menfaat sağladığın kadar varsın, menfaat sağlamazsan yoksun. İşte bizim yarattığımız toplumun dengeye gelmesini sağlayan görünmez elimiz…

İkişer metrelik enseleri olan adamlar yuvarlak masanın etrafında bu sene hangi takımı şampiyon yapalım diye toplanmıyorlar. Zaten sistemin atmosferi belli olduğu için, denge, bazen kara üniformalı adamlarla, bazen ekrandaki yorumcularla, bazen falanca kurumun tepesindeki yönetenle oluşuyor.

Toplumun yapısı ne ise dengesi odur, yani görünmez eldir. Mesela kraldan çok kralcı olmak lafı bu “Görünmez el” düşüncesinden ortaya çıkar. Sistemin küçük parçası kendisine telkin edilmese bile kimi öveceğini, kime yaranacağını bilir, kraldan çok kralcı olur zorlanmadan, menfaat sağlar, eninde sonunda.

Bu sebepten kümesler arasında dolaşırken rast geldiğimiz o tavuklardan bir tanesi “Görünmez el” diye yumurtlarken aslında kendisinin de paydaşı olduğu durumu ortaya koydu haberi yok.  Sistemi, o sistemin bir çarkı olan kendisini bir cümlede özetledi.

Bu rezil hali, çarpık ilişkiyi, menfaatler zincirini de Beşiktaş’a mal etmeye çalıştı ve sıçtı ama ne sıçtı. Ne dedik, kimi insanlar kendi kendilerine sıçan varlıklardır.

Eninde sonunda bu boktan mevzularla kafamızı dolduranlar kenarda kalacaklar, elbette bir gün, çünkü:

Kraldan çok kralcı lafı; toplumun kendi başına işleyen sisteminden, “Görünmez el” mantığından ortaya çıktıysa, o toplumun ne de boktan bir hale büründüğü gösteren “Kral Çıplak” feryadı da aynı yerden çıkagelmiştir.

Kral çıplak feryatları artık işitilmekte ve en sonunda topluca haykırılacağı da muhakkatır..

Gurk.

Bir Cevap Yazın