Bana göre olan biten (2)

Tekrar selamlar, sevgiler;

Buraya kadar istatistikler ve kıyaslamalar üzerinden sıra dışı bir durumu anlatan tutarsızlık örneklerini ortaya koymaya çalıştım. Bundan sonrası ise bu örneklerin nedenlerine ilişkin tamamen kişisel görüş ve tahminlerimdir.

Yani “bence”…

Yaşım 46. Bu ligi 35 senedir hafta hafta izliyorum. Bir yabancı gelse ve “Türkiye’de futbol nedir” diye sorsa bu kadar sene anladıklarımdan ona aşağıdaki gibi özetlerdim.

Bir defa “bu ülkede ne doğru ki futbol doğru olsun” klişesine katılırım. Futbol toplumun aynasıdır. Elimizi atıp içini boşalttığımız her konu gibidir. Başka bir deyişle, maalesef futbol sadece futbola bırakılmaz!

Futbolumuzun en büyük sorunu hakemler. Ancak, bunda en son kusurlu olan da hakemlerin kendisi.

Özellikle son 20 senede ekonomik koşulları iyice vahşileşmiş olan futbolda, para ile ifade edilen güç sportif kavramları gölgede bıraktı.Oyun, kendi kurallarından ziyade arz-talep prensiplerine göre yönlenmeye başladı.
Çünkü artık futbola spor değil endüstri deniyor. Eskiden içinde biraz duygusallık, biraz masumiyet barındıran taraftar-kulüp ilişkisi iyice mekanikleşti ve müşteri-ürün ilişkisine dönüştü.

Bu süreçte, Türkiye gibi Şampiyonlar Ligi’ne sadece şampiyonunu doğrudan gönderebilen ülkelerde şampiyonluk, istatistikten öte geniş maddi imkânlara kavuşma ve sınıf atlama anlamına geldi.

Dolayısı ile bu ligde kulüpler şampiyon olabilmek için her yola başvurur oldular.

Çünkü artık kulüp olarak başarıda belirleyici olan “rating” getirme gücünüzdür ve sınıf atlamak demek “rating getirmek” demektir. Endüstrideki yeriniz “rating”iniz ile ölçülür.

Bu arada “rating”i daha fazla olan kulüplerin başarısı da medya için daha çok gelir anlamına geldiğinden, medya için asıl öncelik sezon boyunca cazibesi olan rekabetlerin canlı kalmasıdır.

Bu da rekabeti oyunun doğasının gerektirdiği yönden çok futboldan nemalanan endüstrinin gereklerine göre şekillendirir.

Bu nedenle Türkiye’de üç büyükler oyunun asıl aktörleridir.

Ancak, üç büyüklerin de arasında bir hiyerarşi mevcut. Asıl olan rekabet Gs-Fb rekabetidir. Endüstri konuya oyunun içinde olan ve hepimizi cezbeden duygusallıktan bakmaz, mekanik bakar ve kulüplerin ruhu önemini kaybeder. Bu yüzden üçüncü sıradan rating getiren Beşiktaş bunlardan sonra gelir.

Bu algının kafalara yerleşmesi için bulunan “dünyanın üç büyük rekabetinden birisi” komedisi ile “beş şampiyonluğa bir yıldız” uygulamasının bu döneme denk gelmesi tesadüf değil.

Ayrıca, Türkiye’de futbol sadece endüstriyel gereklerden değil, siyasetten, lobilerden de etkilenir.

Buraya kadar her şey çağın gereklerine göre şekillenmiş görünüyor değil mi? Artık dünyada nereye gitseniz üç aşağı beş yukarı manzara budur.

Türkiye’de konunun raydan çıktığı nokta, yukarıda özetlenen düzenin rekabeti yok etmiş olması. Yani sadece futbol değil, içinde rekabet unsuru barındıran herhangi bir şeyin şekillenmesini ondan nemalananlara bırakırsanız, o şeyin içini boşaltırsınız. Bence bizde olan bu.

Misal, senelerdir maçları yayımlayan kuruluşun pozisyonları yorumladığı programların referans alınması sonucu, “piero”lar bile tartışmalı hale geldi.

Düşünün, kendini yere atarak aldığı penaltılarla şampiyonlukları etkilemiş oyuncular yorumculuk yapıyor. Yarın Burak Yılmaz, Emre Belözoğlu çıkıp yorumculuk yapacak, kurallardan, spor ahlakından falan dem vuracak. Felipe Melo’yu bile getirir adil rekabet programına konuk yaparlar rating için.

Ve Türkiye’de acı olan, toplumun bu oyunun doğasında var olan gerçek rekabeti değil, kendilerine endüstri tarafından sunulan rekabeti talep ediyor olması. Başka bir deyişle futbolda gerçek bir rekabet olması toplumun pek de umurunda değil.

Türkiye’yi gelişmiş futbol ülkelerinden ayıran bu. Toplum adil rekabet talebinde samimi değil.

Bunu da medyanın, yöneticilerin, futbolcuların, taraftarların iki yüzlü, kendine Müslüman yaklaşımından anlarsınız. Federasyon’un kuralları yapma, bozma, cezaları verme, vermemesinden anlarsınız ama asıl hakem hatalarının dağılımından anlarsınız.

Hakem hatalarının dağılımı çok şey söyler.

Medya gibi, hakemlerin de kulüplere yaklaşımı diye bir şey var. Sezondan sezona ya da dönemden döneme değişebiliyor. Aynı hakemin aynı pozisyona aynı takım için farklı sezonlarda ya da bir sezonun farklı haftalarında siyahla beyaz kadar farklı yorum getirmesi o yaklaşımın ipuçlarını verir.

Ben orada artık hakemin yetenekli ya da yeteneksiz olduğunu düşünmem. O takıma ya da maça yaklaşımının değiştiğini düşünürüm. Misal, geçen sezonun ilk yarısında hakemlerin Beşiktaş’a yaklaşımı ile bu sene ilk devredeki yaklaşım arasındaki farka bakınız.

Hakem aynı hakem, kurallar aynı kurallar, Beşiktaş aynı Beşiktaş… Farklı olan ne?

Türkiye’nin gözbebeği olan hakemin Dünya Kupası yarı finalini, Şampiyonlar Ligi finalini ve nicesini kusursuza yakın yönetebilmesi ile aynı hakemin lig maçlarını çifte standartlar ile dolu yönetmesi de yaklaşım farklarına güzel örnektir.

Hakem kararları oyuna doğrudan etki eder. Bu konuda benim gibi sıradan bir izleyicinin “hakem de hata yapar” klişesini duyduğunda içinin rahat olması tek bir koşula bağlıdır. O hataların herkese eşit dağılması!

Zurnanın zırt dediği yer burası.

Hakem büyük güçtür.

Michel Platini bile sahanın içini kontrol etme lüksünü bırakamadı da, “teknoloji futbolu öldürür, hakem hataları bu oyunun keyfinin bir parçasıdır” diye kıvırıp atmadı mı!

2002 Dünya Kupası’nda ev sahibi Güney Kore İspanya’yı nasıl eledi hatırlayın! O İspanya’yı damda oynasan yenemezsin ama oldu işte!

Milyarlarca dolarlık endüstriyi orada hissederim işte. İş asla şansa kalmaz. Futbol, futbola bırakılmayacak kadar parasallaşmıştır ama izleyicinin bunu hissetmemesi gerekir.

Burada medya öne çıkar.

Futbolun tüm aktörleri gibi televizyonlarda, gazetelerde yorumculuk yapanlar da büyük paralar kazanır. Ortadaki ürünün inandırıcılığını kaybetmesi ve ilginin azalması doğrudan kendilerini etkileyeceği için medyada hakem hataları “hakem de hata yapar ve hatalar herkese oluyor” boyutunu aşmaz.

Medya, sıra bu konuya geldiğinde “bak kuş geçiyor” havasına girer. Kornerin hangi açıyla süzülüp geldiğinden tutun da, hangi takımın kaç hektometrelik alanı parsellediğine kadar sürüyle istatistiğin yer aldığı o kadar süslü püslü programda hakem hataları konuşulur ama hakem hatalarının dağılımına bakılmaz.

Hakem hataları sulandırılır, “üç büyüklerin üçü de hatalardan yararlanıyor” düzleminde ele alınır ki şişler kebaplar yanmasın.

“Oyuncu, yönetici, teknik adam hata yapıyor da hakem nasıl yapmasın?” denir. “E o zaman Anadolu kulüpleri ne desin, yanmış adamlar” denir.

“E Cenk de o golü kaçırmayacaktı” denir… Orada gözden kaçan, rakibin de gol kaçırıyor olmasının dikkate alınmamasıdır. “Biliç de yanlış oyuncu değiştirdi” denir… Rakip teknik adamın da yanlış oyuncu değiştirdiği gözden kaçar.

Çünkü asıl gözden kaçırılan, hakem hatalarının eşitler arasındaki yarışa yaptığı etkidir. Kendi taraftarınıza bile anlatamazsınız.Hakem hatalarını da yenecek takım bekleyenler vardır ama böyle bir takım yoktur! Yani misal bu sene Beşiktaş hakemlere rağmen lider olmamıştır. Futbolda birkaç maçta kendinizi aşıp hakem hatalarını da yenebilirsiniz belki ama orta ve uzun vadede hakeme rağmen bir sonuç çıkmaz.

Hakemlerin pozisyon yorumları, kuralları uygulaması ve kararlarındaki tutarsızlıklar arttıkça ve standarttan uzaklaşıldıkça oyunun renklere ve puan durumuna göre yönetildiği izlenimi doğar ki bu durum endüstri için hoş değildir.

Ben bu durumda kusuru en son hakemlerde ararım.

Çünkü bana göre hakemler haklı olarak düdük bıraktırılmaktan korkar. Hakemlik maddi manevi getirileri olan bir iş olduğundan yaptıkları hataların sonucunda kimin olumsuz etkileneceği onların kararlarını etkiler. Hatta bu nedenle profesyonel olmalarını rekabet adına daha tehlikeli görmüşümdür. Bence Türkiye’de hakemlerin görev yaptığı koşullar profesyonelliği kaldıracak olgunlukta değil.

“Görmedim, duymadım, kılım döndü, basiretim bağlandı” gibi açıklamaların arkasından aklıma hep bu haklı korku gelir.

Bu da ligimizin yazılı olmayan prensiplerini öğretir bize.

Derbilerde genelde Beşiktaş’ın aleyhine karar vermek daha kolaydır. Yahut büyük bir kulüple bir Anadolu takımı oynuyor ve Anadolu takımını ezdirmeyen hakem olmak istiyorsanız Beşiktaş uygun seçimdir. Canınız daha az yanar. Hatta medyada “helal olsun yılın hakemi” falan diye ödüllendirilirsiniz.

O zaman son 20 şampiyonunuzun 17’si ya Gs ya Fb olur, kimse de buna şaşırmaz.

6-7 senede bir bu standartsızlık önüne çıkmadığı için Beşiktaş’ın şampiyon olma şansı vardır. Bakın son 20 senedeki iki Beşiktaş şampiyonluğuna, ikisinde de hakem hatalarının nispeten daha adil dağıldığını görürsünüz.

Bana göre bu mekanizma en büyük gücünü, hitap ettiği toplumun gerçek rekabeti talep etmemesi kadar, çabuk unutması, muhakeme etmeme, analiz etmeme, tarihe alerjisi olma gibi özelliklerinden alıyor.

Ancak, 2011 yılında yaşanan şike/teşvik sürecinde “marka değeri”, “sahaya yansımamış”, “futbolun %40’ı” gibi akla mantığa sığmayan taklalarla gözden kaçırılan dibe vuruş artık bu toplumun bile dikkatini çekmiş olacak ki tribünlerde doluluk oranı sefil bir noktaya geldi.

Sahanın içinin hem kalitesi düşük hem de inandırıcılığı az. Her olay, her gelişme tarihten örneklerle insanların kafasında soru işaretleri doğuruyor. Çünkü çifte standartlar senelerce kanıksandı ve oyunun suni parçası haline geldi.

Lig bir ürünse, o ürünün yeniden cazibe merkezi olabilmesi için artık gerçek bir normalleşmeye ihtiyaç var.

O zaman aklıma şu soru geliyor:

Futbol spor olmaktan tamamen çıktığı için, standartsızlık açıklanamaz noktaya geldiği için, tiyatronun tavanı çöktüğü için, özetle mızrak çuvala sığmadığı için bu sezon ilk yarıda hakem hataları nispeten daha eşit dağılmış olabilir mi?

Bugün hakem hataları dağılımı,sadece gol hatalarında da olsa, Beşiktaş’ın lehineyken de görüşüm değişmiyor.

Başladığım gibi bitireyim.

Bana göre futbolumuzun en büyük sıkıntısı hakemler. Ancak, bunda en son kusurlu olan da hakemlerin kendisi.

Bunu aşmamız için hakemlik üzerine yoğunlaşmak yerine endüstrinin gereklerinin sahanın içine en az oranda bulaşmasını sağlayacak zihinsel dönüşüm üzerinde düşünmenin daha doğru olacağına inanıyorum.

Hata olacak. Önemli olan hatanın “endüstriyel” değil “insani” olması. O zaman tüm takımlar hatalardan nasibini alacağından rekabet kendi içinde dengesini sağlar.

Bu yüzden hedef hatasız hakemlik değil hataların herkese eşit dağıldığı hakemlik olmalı gibi geliyor.

Zira, hatasız kul olmuyor ama işin içine rating, marka değeri gibi endüstriyel kavramlar girince hatalar masumiyetini kaybediyor!

Ve maalesef izlediğiniz şey futbol olmuyor.

Cengiz Gürsel

Bir Cevap Yazın