Panik yok, akıl var!

Tekrar selamlar;

Fikret Orman döneminin Beşiktaş’a çok olumlu katkıları oldu.

Kulübü ekonomik anlamda aldığı nokta ile getirdiği nokta arasındaki fark bunun en somut olanlarından.

Rakip oyuncular sahada Beşiktaşlılara avaz avaz küfrederken “duymadım”a, kendini ceza sahasına atıp penaltı alırken “görmedim”e yatan, iki sene önce bir sezonda Beşiktaş’ın 17 buz gibi penaltısını vermeyen hakemler bu sene bir anda “duyar, görür, süzer, verir” olduysa bu hakemliğimiz sınıf atladığından değil.

Türkiye’nin basit geri kalmışlık gerçekleri var.

Bu ülkede insanlar güçten korkar ve ona tapar. Sorgulamak, karşı durmak gibi meşakkatli yollara girmek yerine kolaya kaçar ve araziye uyar. Çünkü maalesef burada güçlü haklıdan önce gelir.

Özetle, hakemler güçten korkar. Günebakan çiçeği gibi güneş nereden doğuyorsa yüzünü oraya çevirir. Bu korku onlara kitapta yazan kuraldan çok canını yakacakları takımın kim olduğunu düşündürür. Sezonuna, maçına, formasına, dakikasına, skoruna, puan durumuna göre değişen sürüyle çifte standart bu yüzden ortaya çıkar. Hakemlere kızmak mümkün değil çünkü bu ülkenin gerçeği böyle.

Beşiktaş yıllarca bu gerçeğin kurbanı oldu. Çünkü büyüklüğünü güce çevirememişti. Yıldırım Demirören döneminde patinaj yapan, hatta mevzi kaybeden kulüp bugün Fikret Orman döneminde hakemlerin aleyhine hata yapmaktan çekindiği bir kulüp haline geldi.

Bunun idealimdeki futbol düzeni olduğunu söyleyecek değilim elbette ama bugün en azından Beşiktaş diğer iki rakibiyle aynı hakem standartlarında yarışabiliyorsa kara kaşı kara gözü sayesinde değil futbol ekonomisinde ifade ettiği gücün artması sayesindedir.

Bu noktaya gelen yolda Beşiktaş yönetimi sahanın dışında ve içinde iki şeyi doğru yaptı. Birincisi, borçları azaltma, stat inşaatı, lisanslı ürün satışları ve kulübe doğru sponsorlar kazandırılması gibi konularda samimi adımlar atarak var olan ekonomik potansiyeli kullanmaya başladı.

İkinci olarak da takımı doğru bir transfer politikası ile doğru teknik adamlara emanet etme yoluna gitti. Bu politika sezonluk olmadı, tersine uzun vadeli, planlı bazı unsurlar taşıdı. Bunlar özetle, alt yapısını dışarıda almış Türk oyunculara yönelmek, kritik noktalarda (golcü gibi) her sezon bir tık daha iyi yabancı oyuncu almak, içerden alınacak yerlilerde de akıllı hareket etmek gibi takımı hem bir bütün olarak korumak hem de bu arada satılan/kiralanan oyuncularla da kulübe tarihte görülmemiş kaynaklar yaratmak gibi hamlelerdi. (Hatta bu oyuncu satarak kaynak yaratma unsurunu büyükler içinde sadece Beşiktaş başarabildi).

Bu süreçte hatalar da yapıldı elbette ama özellikle yabancı transferinde doğruların yanlışlardan daha fazla olması kulüp kritik bir mali pozisyonda olmasına rağmen sahadaki takımın başını hep suyun üstünde tuttu.

Bu arada toplumla ilişkilerde de belli bir seviye tutturulmasına özen gösterildi. Rakiplerle, medyayla ilişkilerde sivri, altı boş, çirkin, saldırgan söylemlerin yerini ayağı daha yere basan ama Beşiktaş’ın haklarını vurgulayan bir yaklaşım aldı.

Misal, Beşiktaş karşıtı yayın yapan gazeteyi kulüpten uzak tuttu. Bir süre sonra bir baktık manşetler değişti. Fb’nin Mehmet Ekici transferinin karşısına Fb’nin anladığı dilden çıktı. Fb’ye teknik anlamda vurabileceği en büyük darbeyi vurdu.

Burada da bana katılmadığınız noktalar olabilir. Misal, son maçta Başkan’ın “Süt Kupası” çıkışı bence yanlıştı. Zaten, gerilimin tırmanmasından zarar görenin hep Beşiktaş olduğu düşüncesiyle olsa gerek, bir özürle konuyu kapamayı bildi.

Ancak, yönetimin söyleminin seviyesinin ve konuları gündeme getiriş şekli ve zamanlamasının Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde olduğunda sanırım aynı fikirdeyizdir.

Bütün bunlar aslında bir modelin birbirine muhtaç olan ayakları idi. Buna yeni bir model dememin nedeni, içinde ülkeye ezberletilen sarışın merkezli modellerde olmayan özgün bazı unsurların olmasıdır.

Benim gibi Süleyman Seba’yı başından sonuna kadar yaşamış kuşakların kafasında hep bir düşünce vardı.

Bana göre Beşiktaş ve Trabzonspor, Türk futboluna Fb ve Gs tarafından alıştırılmış olan medya-Federasyon-ekonomik güç üçgenine dayalı düzenin dışında nispeten daha fazla sahanın içinden gelen modeller sunabilmiş iki kulüptür. Trabzonspor ve ardından Beşiktaş tarafından zamanında başarıyla uygulanan altyapı modeli bunun örnekleridir.

Ancak, futbol endüstrisi artık altyapı gibi sahanın içinden gelen masum kavramları kaldırabilecek kıvamda değil. Başka bir deyişle artık iyice parasallaşmış bu düzende kimse size altyapınız iyi, takımınız güçlü diye başarının yolunu açmaz. Bugün futbola ne kattığınız değil futbol ekonomisine ne kattığınız kadar adam yerine konulursunuz.

Benim gördüğüm, Beşiktaş yönetimi Beşiktaş’ı sahanın içinde ve dışında toplumun sempatisini kazanacağı bu noktaya adım adım getirdi. Bunu yaparken modern zamanın ekonomik kavramlarını kullandı ama kendi geleneklerini de bırakmadı. Seviyesini düşürmedi, çirkinleşmedi, bel altına vurmadı. (Demirören dönemi, Beşiktaş’ın genetiğinden uzak bir yönetim anlayışı olduğu için başarısızdı).

Hatta uzun dönemli bir yerli oyuncu transfer politikası benimsediği bu dönemde Federasyon yabancı sayısını 14’e çıkardı ve gene bel altına vurdu ama Beşiktaş buna da uyum sağlamayı başardı.

Bunlar bana göre küçümsenmeyecek yönetsel başarılardır.

Ve tüm bu anlattıklarımın altında yatan ortak kavram “akıl”dır. Popülist Demirören yönetimine göre en büyük fark bence budur ve aklı öne çıkaran, planlı bu yönetim anlayışı Fb-Gs tarzı rekabetin panzehiridir.

Türkiye böyle alışık olmadığı tarz bir “küllerinden doğma” hikayesini görmeyeli uzun zaman olmuştu.

Belki çok erken daha ama ben bugün Trabzonspor’da da buna benzer bir yöneliş görüyorum. Aklı öne almaya başladılar ve benzer adımlar atmaya çalışıyorlar.

Kendime hep sorardım.

Madem futbolda romantik dönemler bitti, o halde Fb ve Gs’nin temsil ettiği bu güce dayalı düzene kafa tutabilecek ama bir taraftan da bu ikisine benzemesine yol açmayacak yeni model ne olabilir?

Bugün bu model tıpkı 33 sene önce olduğu gibi gene Beşiktaş’tan geldi. Bir Beşiktaşlı için bundan daha büyük mutluluk olabilir mi?

Bugün ligin sonuna 14 hafta kala Beşiktaş (bu geceki mağlubiyete rağmen) şampiyonluğun en önemli adayı. Bu basit bir hedef değil. Öncelikle, bu şampiyonluk olduğu takdirde bu CL’ye doğrudan gitmek demek, milyonlarca Euro demek. Böyle yönetilen, borçlarını hafifleten, transfer engellerini kaldıran bir Beşiktaş’ın bir de madden ülke standartlarını aşması sarışınlar için çalan en büyük tehlike çanıdır.

Ayrıca, bu olası şampiyonluk üçüncü yıldız demektir. Kendini dünyanın merkezinde gören sarışın rekabetin “Beşiktaş anca yedi yılda bir şampiyon olur” söyleminin sonudur. Kim bilir, belki de bir başka Beşiktaş dominasyonunun ayak sesleridir.

Ve dikkat ediniz. Tüm bunlar aslında Beşiktaş’ın, sarışınların anladığı dilde yerleşik kavramlarla ama onlar gibi seviyeyi düşürmeden verdiği cevaplardır.

Aziz Yıldırım başta olmak üzere Fb camiasının Beşiktaş’ı hedef alması işte bundan.

“Türk futbolu için kaygılanma” görüntüsünün arkasında aslında başa çıkmakta zorlandıkları bambaşka bir modelle karşılaşmış oldukları gerçeği var.

Hakem dişi çekildi. Federasyon saltanatı gitti. Elde kalan diş medya ile ısırmaya devam ediyor ama güneşi balçıkla sıvayamıyor. Sosyal medya diye bir şey var. Ayrıca, son 15 senede Fb tarafından futbolumuzda sahnelenen ne kadar çirkin, tartışmalı vaka varsa son bir sene içinde birçoğu (Braga, elini şorta sokma, Mehmet Ekici transferi vb) başlarına geldi. Yani bu kadar tutarsızlık sonrasında ortaya hangi argümanla çıksalar cevapları hazır.

Özetle, boş verin sarışınların sevdiği kavramları, kelle sayısını, yıldızı, kupayı, ekonomiyi… Ben Fikret Orman’ın Beşiktaş’a kattıklarının en önemli sonucunu asıl şöyle görüyorum.

Beşiktaş eski kırılganlığından kurtuldu. Türk spor tarihinin en duygusal camiası artık bir maçta, bir travmada, bir tökezlemede kendi kendini imha eden camia değil.

Beşiktaş üzerindeki ölü toprağını attı. En büyük kazanım budur.

Başkan’ın “artık eski vur ensesine al lokmasını Beşiktaş yok” sözünü iyi düşünmek lazım. Bu söz, düzene hakim sarışın rekabet anlayışına Beşiktaş’ın tüm gücüyle karşı koyacağını ve sonunda kaybedecekse bile mücadelesini vereceğini anlatıyor.

Bu dönemim kazanımı budur.

Beşiktaş bir çelmeyle travmaya girmiyor. Zor dönemlerde hem teknik olarak sahada hem de idari olarak saha dışında gelişmelere reaksiyon verebiliyor. Bu, Biliç döneminde böyle değildi ama Şenol Güneş dönemi Beşiktaş’a kazanma kimliğini getirdi. Karabük mağlubiyeti sonrası bunun test edilmesi için önemli bir şans.

Buradan gene son maça gelmek istiyorum.

Van Persie denen sahtekar oyuncunun (Türkçesi “profesyonel” imiş) kurduğu tuzağa düştüğü için Tosiç’i eleştirelim. Tıpkı Papila maçında benzer tuzaklara düşen oyuncularımızı eleştirdiğimiz gibi.

Bu konuda elimizden gelen her önlemi alalım. Oyuncularımızı akla ve soğukkanlılığa kanalize edecek her katkıyı yapalım.

Ancak, gözlerden kaçmasın.

Fb maçının asıl tehlike sinyali Şenol Güneş’ten geldi.

Bana göre Türkiye’nin futbolun hem felsefesine hem de teknik yönüne hitap edebilen en büyük teknik adamı Şenol Güneş konu Fb olunca biz taraftarlar gibi duygusal davranarak kontrolünü kaybediyor.

Ben bunun, Trabzonspor’da iken 1996’da sahada, 2011’de saha dışında Fb’ye kaybedilen iki travmatik şampiyonluğun etkisinden kurtulamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu travma Şenol Güneş’te öyle derin etki bırakmış olmalı ki, geçen yıl Beşiktaş’ta Fb’ye karşı kazandığı şampiyonluk da bu duygusallığı törpüleyememiş olmalı.

Lucescu, Biliç, Şenol Güneş gibi teknik adamlar neden Beşiktaş’ta bir başka sevilir, düşündünüz mü? Bu adamları kendime yakın hissetme nedenim, onların da benim gibi futbola bakışı ile hayata bakışının aynı olması. Benim gibi düşünen milyonlarca Beşiktaş taraftarı olduğuna eminim.

Tamamen kişisel görüşüm… Bence Şenol Güneş de tıpkı futbolda olduğu gibi hayatta da bir yerlere gelmek kadar oraya nasıl gelindiğini önemsiyor. Bunu zaman zaman konusu futbolun dışına taşan sohbetlerde görmek mümkün.

Haksızlık, adaletsizlik, adam kayırma, fırsatçılık, iki yüzlülük gibi toplumsal yaşamı zehirleyen kavramların futboldaki temsilcisi, özetle futbolun en büyük tümörü olarak gördüğü Fb zihniyeti ile (dikkat Fb demiyorum) karşılaştığı zaman da bu nedenle daha duygusal davranıyor.

Ancak, bu duygusallık maalesef benim gibi düz bir taraftar için en fazla “fanatik işte” diye yaftalanıp mahallenin delisi ilan edilmekle sonuçlanırken, bir teknik adam için takımın sonu olmasına yol açabiliyor.

Fikret Orman’ın Beşiktaş’ı getirdiği nokta, geleneksel kırılganlıkların aşıldığı ve sarışın tarzı rekabete sahada direnecek bir takım olacak ise bunun vazgeçilmez unsuru kenardaki adamın soğukkanlılığıdır.

Şimdi hiç lafı uzatmayalım.

İki hafta sonra oynayacağımız Gs ellerini ovuşturmuş bekliyor. Telekom Arena’da 40 bin seyircinin önünde sahada sinirlendirilen bir Beşiktaş’ın kendi kendini imha etmesi üzerine planlar oralarda çoktan başlamıştır.

Hele bir de geçen haftaki gibi sahada Gs’lilerin hareketlerini görmeyen (!), Beşiktaşlıların sinirini gören (!) bir hakem olursa ballı börek.

Gs, Fb gibi değildir. Olur olmaz ortaya fırlamaz, suyu alttan yürütür. Herkesi hayretler içinde bırakacak kadar gülünç tutarsızlıklarla dolu çıkışlar yapmaz ama çalışır. Adı bazen Tofaş olur, bazen 8-0, ama Arif-Burak ama Hagi-Emre olur ya da Sneijder profesyonel ilan edilir, Melo görmezden gelinir falan… Bir bakarsınız iş bitmiş!

Aynısının haftalar sonra yeniden oynayacağımız Fb maçı için de geçerli olduğunu unutmayalım.

Bu nedenle, en büyük silahımız teknik yönden daha üstün olan takımımız değil, sükunet, kontrol, akıl ve sağduyu olmak zorunda. Nice iyi takımlar bu yolda öğütüldü, tarihten ders alalım.

Yönetimin yendiği o musibet “kırılganlığı” sahada taçlandıracaksak duygusal davranma lüksümüz yok.

Beşiktaş’ın önünde büyük bir fırsat var. Sarışınlar bunu gördükleri için yıllar sonra aslında aynı kulvarın kulüpleri olduklarını hatırladılar.

Bugünkü Karabükspor mağlubiyetinin genel ritmi bozmaması için aklı duyguların önüne çıkartalım.

Bu takımda herkesten fazla şampiyonluk kumaşı var.

Paniğe gerek yok. Bu defa tuzağa düşmeyeceğiz.

Cengiz Gürsel

Bir Cevap Yazın