Referans sezon 2015-16 (genel değerlendirme)

Selamlar, sevgiler;

Şu anda, şampiyonluk coşkusu ile yazılan duygusal yazılardan birisini okumak üzere değilsiniz. Bu yazı, istatistik gibi, tarih gibi, rakam, fotoğraf gibi gözle görülen, somut, net gerçekler üzerine yazılan bir saptama yazısı.

2015-16, Türkiye Ligi’nin izlediğim 36. sezonu idi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bir çok bakımdan referans bir sezon oldu.

36 senenin bana öğrettiği, hepsini topladığımda “neden Beşiktaşlıyım” sorusunun cevabına ulaştığım bazı şeyler var.

Bu lige, bu ülkenin sporuna, bu topluma Beşiktaş lazım diye boşuna söylemiyoruz. Çünkü Beşiktaş başarıları ile diğer herkesten farklı şeyler anlatıyor.

Futbolun kendisinden yola çıkacaksak ilk saptamamız şöyle… Bu ligde Beşiktaş şampiyon olduysa bilin ki sahanın içinden çıkıp olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın. Bu, diğer şampiyonların tüm şampiyonluklarının tartışmalı olduğu anlamına gelmiyor. Saygısızlık etmek istemem.

Ama şöyle bir algoritma var… Diğer kulüpler futbol oynamasa da şampiyon olma lüksüne sahiptir. Beşiktaş ise futbol oynadığı her sezon şampiyon olamayabilir ama futbol oynamadığı hiçbir sezon şampiyon olamaz.

Zira, Beşiktaş sistemin serbest bıraktığı sezonlarda kendini gösterme şansı bulur.

Başka bir kulüp olsa, bu kadar bastırılma sonucu önünde sonunda küçülürdü. Örnekleri çok. Ancak, etrafınıza bakın, kutlamalara bakın. Semt takımı dedikleri Beşiktaş’ın her yaştan, toplumsal sınıftan, meslek grubundan milyonlarca gönüldaşı ülkenin her yerini bayram yerine çevirdi.

UEFA kupası yok, yıldızlara boğulmadı, en çok taraftara sahip değil, gazetelerin, tv’lerin baş köşesine kurulmaz, her sene başına numune olaylar gelir, sahada 12 kişi oynamaz ama bu camia küçülmedi, büyüdü.

Nedeni basit… Çünkü yıldızdı, ratingdi, kupaydı diye nicel ölçütlerle öne çıkarılan kulüpler “en çok konuşarak” büyütülemiyor.

Toplum her başarının arkasındaki asıl mesajı, hikayeyi anlıyor. 2011’de 17’de 16 yapan Fb’nin başarısı ya da geçen sene kırmızı kart görmeden şampiyon olan Gs’nin başarısı ile bu başarı arkasındaki öyküyü ayırt edebiliyor.

1980-90’lardan bahsedince herkes “Metin-Ali-Feyyaz”lı takımın çatır çatır alınmış şampiyonluklarından övgüyle bahsediyor ama 8-0’lık (!) maçla gelen Gs şampiyonluğundan konuşan yok.

Çünkü vicdanlar ister istemez “hak edilmişliği” kendine kaygı yapan camiayı görmezden gelemiyor.

Kalplere, vicdanlara yıldız, rating prangası koyamıyorsunuz işte!

Beşiktaş’ın şampiyonlukları azdır ama özdür. İçerik vardır, bir hikayesi vardır. Beşiktaş’ın şampiyonlukları sahanın içinden gelir, anlatır, yönlendirir, nefes aldırır, “bu da varmış” dedirtir, toplumsal hayatın her anına dokunur, bıkkın topluma moral verir.

Bu nedenle Beşiktaş’ın şampiyonlukları sıradan değildir. Sekiz senede, on, oniki, onbeş senede bir gerçekleşir ama toplumun içine en çok sinen, en fazla insanı paydasında buluşturan, rağmenlere rağmen gelen, “helal olsun” dedirten şampiyonluklar siyah-beyazdır.

2015-16 şampiyonu Beşiktaş…

Soruyorum.

Futbol bu sene çirkinleşti mi? Seviyesiz, çizgisinden çıkmış, ayaklara düşmüş, dünyayı kendimize güldüren, “yuh artık bu kadar da geri miyiz” dedirten saha içi ya da dışı hadiseler oldu mu?

Sahada avaz avaz küfredip hakemin kulağını tıkadığı (!) bir Beşiktaşlı gördünüz mü?

Sekiz kere atılması gerekirken atılmayan Beşiktaşlı oyuncu var mıydı? Sahi Beşiktaş kırmızı kart görmeden mi şampiyon oldu?

Sahayı eşelemesine, maçın ortasında formasını çıkartıp oyunu sabote etmesine rağmen hakemin görmediği (!) bir Beşiktaşlı izlediniz mi?

Tarlalar yeşillendi mi?

Hakem soyunma odaları basıldı mı?

Hakemin görmemesi (!) sayesinde kendini ceza sahasının içine balıklama atıp aldığı sahte penaltılara, sahte faullerle aldırdığı kartlara çaktırmadan sırıtan Beşiktaşlı oyuncu var mıydı?

Beşiktaş maçı öncesinde, o kadar oyuncu içinde çizgiye bastığı için ya da daha çıkış tünelinde gördüğü kartla (!) cezalı duruma düşen Gs ya da Fb oyuncusu oldu mu?

Beşiktaş şampiyon olurken, bir maçta beş oyuncusu atılan Fb ya da Gs takımına rastladınız mı bu sene?

Hakemlerin son senelerde olmadığı kadar az konuşulduğu bir sezon olduğunun farkında mısınız?

Peki farkında mısınız, medyada ya da çevrenizde bu sene için ağzını açan hemen herkes “hak edilen bir şampiyonluk”tan bahsediyor.

Beşiktaşlı yöneticilerin Federasyona çıkartma yaptığını ve hakem kararlarının aniden yön değiştirdiğini izledik mi?
Ligin son döneminde en kritik maçlarda Anadolu takımlarının hocalarının ve futbolcularının üzerinde yapılan geleneksel spekülasyonların bu sene kadar boşa çıkarıldığı bir sezon hatırlıyor musunuz?

Benzer şekilde, her sezonun son döneminde artık bıktırmış olan hatır gönül yatışları, yenen komik goller, kendi takımının kaçırdığı gole sevinen futbolcular gibi tartışmalı anlar yerine futbolun çatır çatır oynandığı maçlar izlendiği bir sezonu en son ne zaman hatırlıyorsunuz?

Toplumda başarının meşruluğu konusunda böyle büyük bir konsensus olan en son hangi sezonu hatırlıyorsunuz?

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin.

Futbol barışının özlenen seviyeye gelebildiği sezonlar neden acaba genelde Beşiktaş’ın az ama öz şampiyonluklarının yaşandığı seneler olur sizce?

Ha, algı yönetiminin ya da esaretinden çıkamadığı sloganların rüzgarına kapılıp, rakamlara, istatistiklere, tarihe bakmadan Beşiktaş’ın kollandığını düşünen kolaycı azınlığı unutmamak lazım tabii. Ancak, onlara sorsanız geçen sene de “Süleyman Seba” sezonu olduğu için Beşiktaş şampiyon yapılıyordu ama sezon sonu hakem hataları Beşiktaş için felaket olurken bütün dünya kırmızı kart görmeden şampiyon olan ilk kulüple tanışmıştı bile.

Algı yönetimi böyle bir şey işte! Hedefi tamamen sormayan, okumayan, analiz etmeyen, derinlemesine bakmayan insanlar. Bizde de milyonlarcası var maalesef.

Algı yönetimi ile hareket edenlere itibar etmiyoruz ve bir de bu sene var olanları hatırlatmak istiyoruz.

Bu sene dikkate almak zorunda olduğumuz başka şeyler de vardı.

Sahası olmayan bir Beşiktaş vardı. 34 maçın 31’ini evinin dışında oynayan ilk şampiyon olarak tarihe geçti.

İlk yarıda uyumunu tutturduğu stoperlerinin (Rhodolfo-Ersan) ikisini de kaybederek, ikinci devre nereyse stopersiz oynayan bir şampiyon vardı.

Benim gördüğüm 36 sezonun şampiyon takımları içinde kaleci performansı en kötü şampiyon bu Beşiktaş idi.

Oynayacağı maç öncesi Trabzon gibi bir deniz memleketinde bile saha kardan kapandığı için, kardan kaçsa sise yakalandığı için maçları ertelenerek maç ritmi bozulan bir şampiyon vardı.

Daha sezon başı rekor kırdığı transfer harcaması ile ekranları, spor sayfalarını geleneksel olarak işgal etmiş olan rakibine karşı arada sırada gündeme getirilen bir şampiyon. Hatırlayın, sezon başında ekranlarda “Bismillah” deyip Fb onbiri yapan yorumculardan, programlardan artık midemiz kalkmıştı.

Medya demişken… Sağ olsun gene sezon boyu müthiş performans gösterdi. Göstermese hatırımız kalırdı zaten!… Ligin en kritik haftalarında lideri bırakıp ilk sıradan Fb haberlerini veren, sözü Fb’nin şampiyonluk olasılıkları üzerine kuran, Beşiktaş’ın zaaflarını öne çıkartan saygın medyamız, baktı olmuyor, şampiyonluktan sonra kendini basketbola, tenise, hatta eskrime verdi. Sezonun şirini olmayı gene başardı.

Tam Beşiktaş şampiyonluğunu ikinci plana atmak için basketboldaki Fb şampiyonluğuna hazırlanıyordu ki, olmadı! Basketbol bu ülkede az daha hayatın anlamı, varoluşun nedeni haline geliyordu da direkten döndü, farkında değilsiniz!

Bu arada rakipler gene durmadı.

Federasyondan, ertelenen Gs maçını, Beşiktaş’ın Gs maçından sonra oynama isteğini seslendirirken kameralara yakalanan Başkanlar mı ararsınız?

Bugüne kadar Fb ya da Gs’ye hiç yapılmayan bir uygulama ile, şampiyonluk maçı öncesi Beşiktaş’a doping kontrolüne gelen eski Fb çalışanı Federasyon yetkilileri mi istersiniz?

Hepsi vardı…

Kısacası, rakipleri de medya da bildiğiniz gibiydi. Elinden geleni ardına koymadı!

Ancak bu sezon hiç birisi rekabeti çirkinleştirmeyi başaramadı.

Bununla da bitmiyor.

Bu sene ibretlik anlar, görüntüler yaşadık.

Zaman öyle güzel öğretmen ki!

Senelerce “Canım Beşiktaşlılar da profesyonel değil. Pancu da atsaydı, Atiba da basmasaydı, Fb’nin büyüklüğünü çekemiyorlar” diye hakem skandallarını dikkate almayan nicesinin Braga’daki hakem faciası ile düşüşe geçen Fb’yi hicranla izlediklerini ve hakemlere veryansın ettiklerini ibretle not ettik.

Artık bunu “Braga’nın büyüklüğünü (!) çekememeye” bağladılar mı bilemiyoruz ama ders ağırdı.

Oniki senedir saatler, sayfalar süren çabamıza rağmen anlatamadığımızı bir Hırvat hakem 90 dakikada tek kelime etmeden anlattı ya. Bu da bu sezona nasip oldu.

Beşiktaş’ın Gs’yi deplasmanda yenerek şampiyonluk kupasına iyice asıldığı maçtan sonra kireç gibi bir yüz ve buz gibi ses tonu ile maçı anlatmak zorunda kalan, neredeyse ağlayacak kadar üzülen ekran yüzlerini izledik. Radyoda sesi titreyen adam duydum yahu, düşünün!

Senelerce ülkeyi yapay bir sarışın rekabete mahkum bırakan, sezon içi Beşiktaş ağzıyla kuş tutsa üçüncü sayfaya tıkıştıran gazetelerin manşetlerinde tatlı tatlı şampiyonluk öyküleri yazdıklarını gördük.

Doğru. Beşiktaş az şampiyon oluyor ama bir oldu mu da çok taşı yerinden oynatıyor!

Hep iddia etmişimdir. Bu ülkeye sportif anlamda lazım olan, onu sporda bir ekol haline getirecek olan fark, başarılı olurken ortaya bir model koyabilmektir.

Kimse kusura bakmasın bunu Beşiktaş yapıyor.

Bu yüzden Beşiktaş’ın şampiyonlukları daha değerli hale geliyor.

Beşiktaş’ın 1970’lerdeki suskunluğunu üzerinden atışı nasıl oldu hatırlayın.

1984 yılında Süleyman Seba’nın başkanlığı ile başlayan dönemde Beşiktaş başarıdan başarıya nasıl koştu? O dönemde (ki elinden alınan üç şampiyonluğa rağmen) Beşiktaş’ın başarıları gene toplumun tamamınca kabul görüyor, tartışmasız, içe sinen ve mesajlarla dolu başarılar olarak tarihe geçiyordu.

O dönemde de Fb en pahalı transferlerle manşetlerde boy gösteriyor, başarısı için göklere el açıp dua eden medyanın desteği ile yarışıyordu.

Beşiktaş ise ortaya başka bir model koymuş, altyapısından ya da Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen gençlerin oluşturduğu takımla mücadele etmişti. O takım rekabeti hiç çirkinleştirmedi. O takım başarılı olurken hiç antipatik olmadı. Toplumun her kesimi bu başarı modelini benimsedi. O takım başarılı olurken ülke sporu kazandı.

Tanıdık geliyor mu?

1990’ların ikinci yarısından itibaren iyice yerlere düşen rekabet seviyesi ülke sporunda hem barış iklimini bozdu hem de ekonomik dengeleri değiştirdi. Beşiktaş’ın bu dönemde sadece iki şampiyonluğu vardı. 2003 ve 2009… İkisinde de toplum şampiyonluğun meşruluğu üzerinde birleşti, futbol nefes aldı.

Tanıdık geliyor mu?

Bu seneki şampiyonluk gene 1980’lerde başlayan Beşiktaş dönemi gibi ortaya konan bir modelin eseri idi.
Zaten taraflı tarafsız herkes bu modeli gördüğü için Beşiktaş’ın başarısına sempati duyuyor.

Hakem soyunma odası basarak değil, sahada olmayacak hareketleri yapıp korunarak değil, göreceği kırmızı kartları görmeden, rakibinin beş oyuncusu atılarak, medyayı arkasına alarak değil, üç sene önce yanıp her tarafa savrulan küllerinden “feda” diye doğarak kurulan bu model Beşiktaş’ın, sıradan sarışın başarılardan bunalmış topluma yeni hediyesidir.

O günlerde hepimiz haklı olarak karalar bağlamıştık.

Ancak, inanın UEFA’nın mali disiplin dayatmasının bu ülkede önce Beşiktaş’a çarpması avantaj oldu.

Çünkü o sene bıçak kemiğe dayandı. Bıçak kemiğe dayanmadan oralı olmayan bir yapımız olduğu için ilk Beşiktaş içti acı ilacı. Bu bir öne geçişti aslında.

Ve şanslıyız ki ona göre bir yönetim geldi.

Ben sıradan taraftarım. Perde arkasını, detayları bilemem. Gördüğümü söylerim.

Beğenelim beğenmeyelim… Mevcut yönetim, attığı adımlarda (hatasız olmasa da) en az hatayı yapan, camiayı kandırmayan, rekabeti çirkinleştirmeyen, transferde, borçlanmada, mali yapının düzeltilmesinde, kulübün gelirlerinin modern koşullara uyacak şekilde çeşitlendirilmesinde sinekten yağ çıkaran ve Beşiktaş’ın adını hak ettiği seviyede tutan tarzı ile bu dönemde ortaya yeni bir model koydu.

Pahalı transfer yerine, akılcı bir yolla, alt yapısını kaliteli liglerde almış gurbetçi oyunculara yönelen, yabancı transferinde hata yüzdesini en aza indiren ve teknik adam seçimlerini sırası ile Samet Aybaba, Slaven Bilic ve Şenol Güneş gibi giderek bu modele en uyan ismi bulmaya doğru yapan da bu yönetim idi.

Özellikle teknik adam seçimleri günü kurtaran, öylesine ya da alelacele yapılmış seçimler değildi. Bir politikanın içinde yerini alan, gereğini yapacak teknik adama adım adım gidildi.

Gurbetçi olarak Oğuzhan, Veli, Töre, Olcay, Frei, Tolgay, Ömer, Cenk gibi isimler aşama aşama takıma kazandırılırken, bu çatının altına konan yabancı oyuncuların transferinde de az hata yapıldı.

Misal, golcü transferinde hep bir üst basamağa çıkıldı. Samet Aybaba’nın elinde Almeida vardı, Biliç’e Demba Ba nasip oldu, Şenol Güneş ise Mario Gomez ile çalıştı… Hep bir adım yukarı çıkıldı.

Bu dönemde takım hep bu temelin üstüne kat çıktı. Hatta uzun zamandır ilk kez o katlar çıkılırken oyuncu satılarak bir taraftan önemli gelir edilerek Türkiye’de bir istisna daha yaşatıldı.

Bu dönemde Federasyon, tam bir ülkem sığlığı ile yabancı sayısını serbest bırakıp Fb’nin değirmenine su taşıdı, Beşiktaş’ın transfer politikasına darbe vurdu.

Bu dönemde mali kriz içindeki Gs iki defa CL şansı kullandı.

Bu dönemde hakem çifte standartlarının aleyhte zirve yaptığı onlarca maç oynandı.

Ancak, bu dönemde rekabette bel altına hiç vurmadı Beşiktaş. Hakkı yendiğinde dahi söylemini sertleştirdi ama hiç çirkinleştirmedi. Başkan’ın, yöneticilerin ve teknik adamların demeçlerine dikkat edin.

Bu arada Türkiye’nin belki de en güzel ve modern stadı tamamlandı.

Bana, “Beşiktaş yönetiminin büyük hedefi nedir” diye sorarsanız cevabım, yönetimin asıl hedefinin, bu rekabet ortamında yarışabilmek için sistemin bir kenara atamayacağı değerde bir kulüp olma gerekliliğini görmesi nedeniyle önce karşısında duran sistemi oradan kaldırmak olduğunu söylerim.

Sarışınların nemalandığı pastanın paylaşımında oluşmuş vahşi kurallara karşı çıkacaksak önce orada söz sahibi olmamız gerekir.

Yönetim Beşiktaş’ı madden güçlendirerek ligin rekabet koşullarına uyumlu hale getirmeye çalışıyor. Başka deyişle, sarışınların beslendiği sistemin taşlarını yerinden oynatmak istiyor.

Bunun için de stattan tutun da lisanslı ürün satışına, sponsorluk gelirlerine kadar tüm başlıklarda saldırgan bir politika izliyor.

Başkan, verdiği demeçlerle doğrudan camianın üzerindeki “müzmin üçüncü” etiketini hedef alıyor. Sanırım onun kafasındaki Beşiktaş, temsil ettiği manevi değerlerden taviz vermeden de günün koşullarına uyabilen ve rakiplerinin karşısına senelerce rakiplerinin kullandığı ekonomik değerlerle çıkan bir kulüp. Bunun için de önce camianın ölü toprağını silkelemesi lazım.

Beşiktaş’ı, tarihinde olmadığı kadar “elitlere de” hitap eden ama rekabette bel altına vurmayan, bu ülkenin görmediği, ülke üstü bir çizgiye getirmek istiyor.

İşte ben buna yeni bir model derim.

Beni gelecek için en çok umutlandıran, Beşiktaş’ın mevcut yönetiminin gerçekçi ve doğru bir hedefe, bilinçli politikalarla gidiyor olmasıdır.

Referans bir şampiyonluk yaşadık.

Benim gördüğüm, bu lig çok şampiyonlar çıkardı, çok şamatalar, eğlenceler izledi ama bu tip içi anlam yüklü, model oluşturan ve topluma ilaç gibi gelen başarılar genelde siyah-beyaz oldu.

Sezon ortasında Beşiktaş’ı yayından fırlamaya hazır bir ok olarak tanımlamış ve şampiyonluğu okun fırlaması olarak gördüğümü söylemiştim. Ok yaydan çıktı.

Gs’nin gerilemeye girdiği, Fb’nin on yıllardır ortaya koyduğu “para bende, rating bende benim borum öter” zorbalığından başka hiçbir model ortaya koyamadığı için iyice antipatikleştiği şu dönemde o okun daha çok yol alarak hedefe varması Türkiye’nin hayrınadır.

İnşallah bu yolculuk futbol ilahlarının duygusal tercihlerine kurban gitmez.

Tertemiz şampiyonluğumuz camiamıza ve ülkemize hayırlı olsun.

Cengiz Gürsel

Bir Cevap Yazın