Travmatik Yaklaşımlar

Bir Türk takımını Avrupa’da desteklememi sağlayan o son saf duyguyu kaybedeli yıllar oldu. Ya biz çocuktuk ya da hayat daha güzeldi. Belki de babamızın gazına geliyorduk. Sistem utansın ben ne yapayım?

 

Artık gaz yok, çocukluk yok, saf duygu yok. Bu şartlar altında Fenerbahçe – Braga maçıyla Fenerbahçe’nin elenmesi veyahut tur atlaması Beşiktaş’ın şampiyonluğuna edeceği etki kadar önemliydi benim için. Velhasıl çekirdeğimi, biramı, kahvemi, çayımı alıp, ekranın başına geçip, ne olursa olsun maçtır deyip, izlemeye başladığım şey meydan muharebesine dönüverdi.

 

İlkin dalgamızı geçtik elbette hakkımız yani o kadar olacak… Devamında bir şeyler bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı. Fenerbahçe – Braga maçındaki cereyan eden olaylar sonucu Fenerbahçe’nin maç içerisindeki ani çözülmesi aslında beklenmedik bir durumdu, dahası, biz bu duruma pek yabancı değil gibiyiz sanki.

 

Su içinde aspirine döndüğümüz iki Beşiktaş maçı geliyor aklıma.

Beşiktaş – Brugge ve Sporting Lisbon – Beşiktaş.

 

Beşiktaş, Brugge rövanş maçında golü yediği ana kadar iyi oynamıyordu ama maça tutunuyordu. İnançlıydı. Maç 1-1’e gelince anında çözülmüştük. Halbuki bir dünya vaktimiz, atmamız gereken ise sadece 1 gol vardı.

 

Lisbon – Beşiktaş maçında ise hem çok iyi oynuyorduk hem de öndeydik. Skor Tolga’nın yediği hatalı golle 1-1’e gelince anında çözülmüş, buhar olmuştuk. Halbuki 1-1 yeterli bir skordu.

 

Yüksek konsantrasyonla kendimizi olduğu gibi maça vermemize rağmen yenilen ve telafisi 1 gol ile sağlanacak olmasına rağmen takım iki maçı da kaybetmişti. Bu iki maçın ortak noktası ise takımın inancının çözülmesiydi.

 

Takım maçı kazanmak için o kadar şartlanmıştı, öylesine planlar yapmıştı ki, golü yemesiyle bir çuval incir berbat olmuştu. Sanki tüm binayı ayakta tutan tek bir tuğla aradan çekilmiş ve bütün bina yıkılmış gibi açıklanamaz bir görüntü oluşmuştu. Saha içerisinde tepki veremedik, öylece kala kaldık! Zihinsel gücünün dolayısıyla inancının son raddesinde çaba sarf eden Beşiktaş, 1 gol ile böylece yıkılıvermişti…

 

Ne yaparsak yapalım olmayacak hali anlaşılabilir.

Biz ekran başında televizyonu ısırıyorsak olsak bile bu durum akla mantığa uygundu.

 

17 Mart 2016 günü Fenerbahçe’de durum farklı; Fenerbahçe ligde ikinci, kupada yoluna devam ediyor, Avrupa’da hem de tek başına yoluna devam ediyor. Uzun zamandır kaybetmiyorlar, Beşiktaş derbisini kazanmışlar, her şey tıkırında.

 

Üstüne üstlük 45 gibi mükemmel bir dakika da maçı 1-1’e getirip bütün psikolojik üstünlüğü de kendi lehine çevirmişlerken ne oldu?

 

Beşiktaş’ın inancının yıkılarak çözülmesinden farklı olarak Fenerbahçe basbayağı sinirlenerek çözüldü. O kadar maç kazanan, onca tecrübeli futbolcuya sahip takım, İvan Bebek’in iki kasıtlı kararı ile un ufak oldu…

 

Bir yerden tanıdık geliyor mu?

 

Tıpkı Samsunspor maçında Cem Papila operasyonu ile sinirden çözülen Beşiktaş ve tıpkı Man.Utd deplasmanında Michael Riley’nin Arsenal’in aklını almasıyla öfkeden tükenen Arsenal gibi…

 

Ne o Beşiktaş bir daha kendine gelebildi ne de Arsenal bir daha şampiyonluk kazanabildi. Aklını alma lafı da nerden geliyor bilmiyorum, bu durumu direkt açıklıyor.

 

Bense gerçekten şu sorunun cevabını merak ediyorum: Beşiktaş, Arsenal ve şimdi de Fenerbahçe; zihnen en güçlü oldukları anda hakemin kasıtlı kararları ile bir maçta sezonu kaybettirecek kadar nasıl tükeniyorlar?

 

Fenerbahçe henüz sezonu kaybetmedi ama maçtaki o halleri neyden kaynaklandı?

 

Bizim başımıza gelen elbette daha büyük felaketti, Arsenal’inki ise bizimkinin pek azıydı. Fark etmez, 1 mikrop bütün organizmayı ele geçirir. Sonuçlar aynı! Bu 2 takım da, bütün turnuvayı sanki o maçın devamıymış gibi oynamayı sürdürdüler.

 

Hakemle travmaya girdiler ve o travmadan çıkamadılar.

Ne Sergen-İlhan-Tayfur, ne Henry-Pires-Viera, ne Van Persie–Nani –Diego.

Hiç biri maç içerisinde hakemin yönetimine karşın olgun bir tepki koyamadılar.

 

Facia bir maçın, tek tek bu kadar güçlü oyuncuları barındırmasına rağmen takımın kolektif zihinsel çöküşünü tetikleme durumu güzel bir araştırma konusudur.

 

Kitaplar, makaleler, tezler bizi şöyle bir tespitler manzumesine götürüyor efendim:

Doktorların, bilim adamların, Dünya’nın en zeki insanlarının oluşturduğu bir grubun dahi ortalama zekası düşer. Birlikte hareket ederlerken kendi zekalarını bir kenara bırakır, grubun ortalama zekasını meydana getirirler.

 

Bir insan, zekasını kendi faydası ve hakim olduğu alan üzerinde etraflıca kullanabilir. Bu da onu kendi başına karar alabilen, sorgulayan, olgun bir insan haline getirir. Fakat bir grubun içerisinde alınması gereken kararlara katılım payı son derece kısıtlıdır. Bu da onun zekasını, toplumsal grubu (Mesela tribünü) oluşturan diğer bireylerin zekasına eşitler.

 

İlber Ortaylı’nın -Mobilyanın Tarihi- başlıklı 1000 sayfalık kitabı okurken taburenin Çinliler tarafından bulunduğu cümlesine rast geldiğini farz edelim.

Beyefendi “Cahiller” dedikten sonra kalemi eline alır, 100 sayfalık makalesini yazar ve taburenin aslında Mısırlılar tarafından bulunduğunu anlatır.

Noktayı koyar, kalemi atar, arkasına yaslanır, keyfini çıkartır.

Bilgisini kullandı, müdahale etti.

 

İlber Ortalı’yı kapalının kalbine oturtup Beşiktaş maçı izlerken farz edelim. Hakem Bülent Yıldırım dandini dastana iki düdük çalmasıyla bütün tribün ayağa kalkar. İlber Ortaylı da kalkar.  Der ki böyle düdük olmaz. Fakat müdahale edemez.

 

Bilgi birikimiyle düdüğün yanlış olduğunu bilir fakat gücü bu adaletsizliği ortadan kaldırmaya yetmez, dolayısıyla da mağdur olur.  İşte hocamız tam da o anda öfkelenir. Derya beyin gider, yerine birkaç sinir hücresi kalır.

Sorunu diğer binlercesi gibi kişi gibi söverek, bağırarak, saldırarak çözmeye kalkar.

 

İşte bu düşük seviyede oluşan zeka, düşünemediği, karar veremediği için en önde meşaleyi tutan bir öndere ihtiyaç duyar. Eğer önder yoksa grup, kendi başına hareket ettiği için içgüdülerine endeksli davranışlar sergilemeye devam ederek saldırganlaşır.

 

Toplumsal olaylarda arabaların yakılması ne ise, Volkan Şen’in İvan Bebek’e vurması odur.

 

Bu hareketlerin temel nedeni ise kaos ortamının oluşmasıdır. Kaos; adaletin bir tarafa bonkörce dağıtılırken, bir tarafa daha az dağıtılmasıyla ortaya çıkar. Zira tarihteki toplumsal olaylara bakınca, her türlü toplumsal hareket, isyan, öfke, savaş… yani var oluş nedenine yapılan saldırı ile ortaya çıkan adalet arayışından meydana gelir.

 

Bu adaleti bazen savunarak bazen saldırarak sağlamaya çalışırız.

Adaleti sağlayan kurumlar bizim için yoksa, bizim var deme şeklimiz böylece ortaya çıkar.

 

Futboldaki var oluş nedeni 3 puandır. 10.000 taraftar ile ayaklanan İlber Hoca’nın göz göre 3 puanımızın gasp edilmesine bu yüzden isyan eder. O noktada, tribün delirmişken takım kaptanı bir oyuncuları toplayıp kısa bir toplantı yaparsa tüm tribün sakinleşip yerimize otururuz.

 

Fenerbahçe’nin, Beşiktaş’ın ve Arsenal’in bir kesişim kümesi var elbette. Bu kadar güçlü oyunculardan kurulu takımlar, kasti hakem hatalarına maruz kaldıkları bir maçta hemen saldırganlaşmalarının nedeni; bu ortamı tecrübe etmiş, bu ortama göğüs gerecek bir liderleri olmamasından kaynaklanmaktadır.

 

Ne bir oyuncusu, ne teknik direktörü ne de başkanı… Takımlarının yaşadıkları şoklarının önüne nasıl geçeceklerini bilmedikleri için camialar bu travmadan sıyrılamadılar.

 

Çünkü bu beklenmedik duruma hazır değillerdi.

Olayı yaşadıktan sonra tüm önlemler alınmış olsaydı bile işe yaramayacaktı.

Çünkü olay tecrübe edilmiş, travmatik olay gerçeklemiş olacaktı.

Bir boksöre yumruk yiyeceksin gözüm moraracak fakat korkma ben bir kova buzla yanında olacağım demek bir fayda sağlamaz. Beyin sarsılmış göz morarmıştır.

 

Toplulukların buz torbasıyla gezen bir kişiye değil, gardını al diyen bir lidere ihtiyacı vardır.

 

Trabzonspor – Beşiktaş maçı Hakan Ertaş’ın çok doğru tespitidir.

Beşiktaş şampiyon olacaksa, bu maçla olacak.

Çünkü biri bize gardını al demiş.

 

Yıllardır yediğimiz operasyonlara her zaman şu tepkiyi verdik.

“Bu sezonda şampiyon olamayacağız.”

“Hakkımız yenecek.”

“Kaybedeceğiz.”

 

Eskiden, saha içinde başımıza bir olay geleceğini biliyorduk fakat bu olaya hazırlanmıyorduk.

 

Trabzonspor maçı bize gösterdi ki; Şenol Güneş, yönetim, oyuncular… bir operasyon yemeğe daha sezon başından beri hazırlarmış. Bu yüzden gözle görülür bir şekilde kasıtlı kararlar verilmesine rağmen takım, çözülmedi.

 

Samsunspor maçından beri maç kaçırmam ve ilk defa Beşiktaş’ın zihnen çözülmediğini gördüm. Bunun nedeni daha iyi top oynamamızdan değil, neyle karşı karşıya kalacağımızı bilmemizden ileri geliyordu.

 

Bu, Şenol Güneş’in takımı zihnen bu duruma hem hazırladığını hem de nasıl karşı koyulması gerektiğini gösterdiğinin en büyük kanıtıdır.

Biz orada hem bir maç kazandık hem de bir operasyondan galip ayrıldık.

 

Vitor Pereira’nın, Braga maçında yaşadığı şoka karşın öfkeyle verdiği tepkiyi anlayışla karşılıyorum hatta doğru buluyorum. İlk defa başına geliyor, hazırlıksız… Tıpkı oyuncuları gibi… Hiçbir taktiğin çözemeyeceği bu zihinsel depremle yıkılırken, içgüdüsel tepkiler vermeleri hiç şaşırtıcı değil.

 

Tehlike anında öfkelenmek veya korkmak fayda sağlamaz. Zeki bir tepki vermek gerekir. Zeki tepkiyi vermek için tehlikenin nereden geleceğini bilmek gerekir.

 

Kalan 9 haftada Beşiktaş’ın önünde artık tek bir engel var. İyi oynayıp maçlarını kazanmak. Beşiktaş hakemi aştı; artık kendini gerçekleştirme, kendi sözlerini söyleme zamanı.

 

Tabi yine de temkinli olmakta fayda var.

Aziz Yıldırım Türk futbolunun kekelemesidir. Tam bir şeyler söyleyeceğiz bir başlıyorlar bekle ki onların sözleri sona ersin.

 

Buna ek olarak, Emre’nin küfürlerinden insanlık, Melo’nun tekmelerinden haysiyet çıkartan temize çekme departmanını unutmamak lazım.

 

Beşiktaş sadece ve ilk defa, yediği operasyonu başarıyla atlattı.

Zihinsel olarak bugün son 14 yılın en güçlü seviyesine de böylece ulaştı.

Beşiktaş ligin kalanında da bu gücüyle devam etmesini beklemekteyim.

 

Rakip Fenerbahçe ise geçirdiği operasyonun travmasına çok net bir şekilde karşı koymaya çalışacak. Büyük takım refleksi ile büyük maçlar oynayıp toparlanmaya çalışacak. Lakin, mikrop bu, zihne yerleşmiş bir kere. Bir an gelir de Fenerbahçe maçı kaybeder gibi olduğunda veya kendi aleyhlerine haksız tek bir karar ile o mikrop kuluçkadan fırlayıp zihni ele geçirecek. Böyle bir durumda ise muhtemelen ortalama 5 ila 10 dakika arasında yine öfke patlamasıyla çözülüp gidecekler.

 

19.03 tarihi tüm Beşiktaş taraftarlarınca kutlu olsun deyip yazımı ünlü düşünür Michel Faoucoult’un şu sözleri ile noktalıyorum.

 

Herkesin birbirine benzediği yerde, hiç kimse yoktur.

İkinci olalım, üçünü olalım, kupasız kalalım ama Beşiktaş olmaya devam edelim.

 

Selamlar, sevgiler.

Bir Cevap Yazın