Yarım saniye

Selamlar, sevgiler;

Ne olduysa yarım saniyede oldu.

Sportingli oyuncu defansın arkasına bir pas sarkıttı. Olamaz mı? Olur… Ancak, pası attığı arkadaşı topu stop edemedi, ayağının burnuyla ancak yumuşatabildi. Bu nedir? Avantaj.

O avantajın süresi yarım saniye idi. Tolga o an kalesinden fırlasa ve durmasa yarım saniye avantajı ile topa müdahale edecek ve muhtemelen Beşiktaş İstanbul’a grup lideri olmanın morali ile dönecekti.

Her oyun gibi futbol da insan faktörüne dayalı hataları içinde barındırıyor. Teknik adam, yönetici, oyuncu, masör, malzemeci, hakem, taraftar herkes hata yapar. İki kişinin hatası ise süründürmez, öldürür. Kaleci ve hakem.

Şenol Güneş’in oyundan düşen ve 15 dakikada üç pas hatası yapan Sosa’yı geç çıkarmasını, Olcay’ın kaçırdığı golleri, hatta Beşiktaş’ın girdiği pozisyonları gole çevirme oranının düşüklüğünü eleştirebilirsiniz. Bunların her birisi oyun içinde telafisi olan bir yere kadar tolare edilebilir zaaflardır. Her gerçekleştiğinde size puan kaybı olarak dönmez. Üstelik rakipleriniz de üç aşağı beş yukarı benzer zaaflara sahip oldukları için uzun vadede bir yerlerde dengeye gelirsiniz.

Ancak, kaledeki zaaf öldürür. Bakın o gol Beşiktaş’ı nasıl öldürdü?

Sporting yenilgisi, 1974’teki meşhur Steagul Rosu, 1998’deki Valerenga maçlarındaki klasik “akıl tutulması” yenilgilerinden değildi. Takım o gole kadar son derece diri, konsantre ve rakibini umutsuzluğa iten bir oyun oynadı.

Sporting tüm oyuncu değişikliklerini yapmıştı. Beşiktaş’a İstanbul’da ilk yarıda yaptığını bu maçın neredeyse tamamında kendi evinde Beşiktaş’tan görmüştü. Atiba, Oğuzhan, Sosa kısa paslarla sert presi geçiyor, Quaresma ve Olcay oyunu geniş alana taşıyordu. İsmail kendini aşmış, Rhodolfo, Beck hatasız idi. Tosic bile gereğini yapıyordu. Üstelik kapılan top sayısı tavan yapmıştı.

Özetle Beşiktaş, Sporting’in kabına sığmayan enerjisini sahanın tehlikesiz bölgelerinde boşaltmayı ve rakibini ısırmayı başarmıştı. Buna bir de çok şık bir golle öne geçmeyi ekleyin. Futbolun gerçekleri Beşiktaş diye bağırıyordu!

Bir gol yedik ki yukarda saydığım tüm avantajlar yok oldu gitti. Kendimi Atiba’nın, Olcay’ın yerine koyuyorum. 65 dakika dalağım ağzımdan fırlayacak hale gelmişim ve yarım saniyede anlıyorum ki kalem boş. Sırtımı yaslayacak bir duvarım olmadan savaşıyorum.

İkinci golü kapattığı köşeden yemesine gelmiyorum. İlk golün yeniş şekli takımı puf böreği gibi dağıttı ve 75. dakikada durum 3-1 olmuştu bile. Beşiktaş zaten bir golle üç gol yemişti!

Bu çöküş, “işte tipik Beşiktaş” dedirten bir çöküş değil, kaleci kaynaklı moral çöküştür, net!

Erden kardeşim listeyi yapmış. Cordoba ve Mrmiç hariç ne zaman kendimizi emin ellerde hissettik?

El alem mücadelesini Muslera ile yapıyor. Sezon başında ne kadar kötü goller yedi hatırlarsınız. Hatta Tolga 10. haftadaki Kasımpaşa maçına kadar radikal hata yapmadan geldi. Ancak, herkesin bildiği acı gerçek, Muslera da Tolga da bu dönemde ortalamalarının dışını yaşıyordu. Muslera bir yerde gerçek çizgisine çıkacak, Tolga da bir yerde gerçek çizgisine inecekti. İkisi de zaman içinde gerçek ortalamalarına döndü. Beşiktaş’ın, ortalaması en az Muslera olan bir kaleciye ihtiyacı var.

Kabahat Tolga’da mı peki?

Sezon başı transfer döneminde Şenol Güneş ve yönetim belli ki bir şeyleri yanlış varsaymış.

Bakın, iki kere iki dört. Profesör olmaya gerek yok. Ligde yarıştığınız iki rakibiniz var ve kadronuzu bunlarla yarışmaya göre kuruyorsanız mevkilere bölüp, rakiplerinizin karşısına kimi koyduğunuza dikkat edeceksiniz.

Beşiktaş orta sahada, savunmanın göbeğinde ve hücumda rakiplerine üç aşağı beş yukarı cevap verebiliyor ama kaleci ile beklerde veremiyor. Nedeni basit.

Beklerde standartları Fb belirliyor. Yedekleriyle dört yerli bekinin dördü de lig ortalamasının üzeri. Artık transfer yaparken bunu baz alacaksın. Bitti.

Kalecide de standardı Gs belirliyor. Muslera’ya kimle cevap verdiğini dikkatle düşünmezsen kalendeki bomba bir yerde patlar.

Tolga alınırken, alınabilecek 3-4 yerli kaleciden biriydi ve “feda” sloganına uygun bir transferdi. Ancak, Beşiktaş o Beşiktaş değil. Hedefler, koşullar değişti. Bugünkü hedeflere yürüyebileceğiniz, bırakın Tolga’yı yerli kaleci yok. Bu sezon başında da böyleydi. İlk transfer yabancı kaleci olacak iken Şenol Güneş ve yönetim bu detayı nasıl atladı inanılır gibi değil.

Ve Lizbon’dan Avrupa’da grup lideri dönmenin öz güveni ile Gs maçına çıkacak iken şimdi ne kadar iyi oynarsak oynayalım ya da ne kadar öne geçersek geçelim her an her şeyin değişebileceği hissi ile, adeta bir psikolojik çöküntü kamburu ile derbi oynayacağız.

Tersine, Mustafa Denizli de maç içinde durum ne kadar kötüye giderse gitsin her an yediğinin bir fazlasını atabileceğini, kötü oynasa dahi kazanabileceğini bilmenin psikolojik rahatlığını yaşayacak. Ki bu rahatlığı takımına yansıtma ustası bir teknik adamdan bahsediyoruz!

Bir de ufak detay…

Beşiktaş, oynadığı 14 maçta kalesinde toplam 65 isabetli şut görmüş. İlk iki maçta savunmanın oturması falan derken kalemizde 13 isabetli şut görmüşüz. Daha sonra savunma oturmuş ve bu rakam düşmeye başlamış.

İlk iki maçı değerlendirme dışı bırakalım. Kalan 12 maçın tamamında Rhodolfo oynamış. 9 maçta ise Rhodolfo’nun yanında Ersan, 3 maçta Milosevic ve Tosic oynamış. Bu 12 maçın Ersan’lı olduğumuz 9’unda kalemize 37 isabetli şut gelirken Ersan’ın olmadığı 3’ünde 15 isabetli şut yemişiz.

Diyeceğim o ki, stoper uyumunun bozulması her takımda sorundur doğru ama kaleci sorunu olmayan takımlarda bu etki el bombası ise Rhodolfo-Ersan ikilisinin bir şekilde bozulması bizde nükleer başlıklı füze etkisi yapıyor. Zira, kalemiz boş!

Açıkçası Gs maçına bu koşullarda çıkmak istemezdim.

Cengiz Gürsel

Bir Cevap Yazın